
“Ben, canım var oldukça Kur’an’ın, hâdimiyim
Hazret-i Muhammed’in kademinin türabıyım
Kim bundan gayri bir şey naklederse benden
Biline ki, o sözden de, söyleyenden de bîzârım”
Efendim, Mevlâm! Ben eskiden işlenmiş günahlara, geçmişte yaptıklarıma tevbe ederim. Telef olmuş, yok olup gitmiş bir âşıkın özrünü kabul etmez misin?
Benim pişmanlığım, her ne kadar senin bol kereminden, merhametinden kendi varlığıma yönelmek ve cömertliğini incitmekse de, efendim, Allah’ım beni affet, beni affet, beni affet! 6
Ben, tevbeyi ne yapayım? Nasıl tevbe edeyim ki, benim tevbem senin sayendedir, senin lütfundadır. Huzurunda tevbeden daha büyük bir günah olmaz! Senin büyüklüğüne layık tevbe nerede?Böyle tevbeyi kim yapabilir? 7
Daha ne kadar zaman, işsiz güçsüz nefsinin oyuncağı olacak bedava onun angaryasını çekeceksin?Daha ne kadar zaman develer gibi, diken başları yiyeceksin?
Daha niceye dek, ekmek ve para peşinde koşacaksın?
Ey kâfir oğlu kâfir, imana gel artık! 8
Ey öğüt kabul etmeyen, azıcığını söylüyorum sana., bu azıcığı duy da bil ki ben biliyorum.
Gördüğün rüyaları ve başına gelecek işleri düşünmemek için kendini ölü ve kör ettin!
Ne vakte dek kaçaksın? İşte hileler düzen anlayışının körlüğü, önüne geldi, çattı!
Tövbe kapısı kıyamete kadar açıktır.
Kendine gel, bundan böyle çekin artık., çünkü. Allah keremiyle tövbe kapısı, kıyamete kadar açıktır. 9
Ey her ağacın, her bağın, her otun yeşilliği, tazelik ve baharı! Ey benim devletim, bahtım, yüceliğim… Ey yalnızlığım, ey semâ’im, ey ihlasım ve riyâm.. Gel, gel ki sensiz sen olmadıkça bütün bunların hepsi sevdadan ibarettir.
Eğer sen, bu hakikat diyarından, bu mana meyhanesinden bir koku alamıyorsan, gelme buraya gelme. Eğer benlikten kurtulamıyor, isteklerinden soyunamıyorsan bu aşk nehrine dalma. Ötelerde bulunan bir yön var ya, bütün yönler oradan geliyor, orada kal, bu tarafa gelme. 10
Kalkın ey âşıklar, göklere doğru yükselelim.
Şu yaşadığımız dünyayı gördük, anladık; bir de gideceğimiz öteki dünyaya varalım! 13
Aşk Burakı, Vahiy Meleğinin gayreti, kılavuzluğu olmadıkça,
Hz. Muhammed gibi, nasıl olur da o en yüksek makama yükselebilirsin?
Sen, tutuyor, fânî varlıklara güveniyorsun, sığınağı olmayanlara sığınıyorsun.
Devlet ve ikbâl sahibi padişahlar padişahına nasıl sığınacaksın? 14
Gel, gel de birbirimizin kadrini kıymetini bilelim.
Belli olmaz, bakarsın birbirimizden ansızın ayrılabiliriz.
Mademki Peygamberimiz “Mümin müminin aynasıdır” diye buyurdu, ne diye aynadan yüz çeviriyoruz. Garazlar, kinler dostluğu karartır, gönlü yaralar.
Ne diye garazları gönlümüzden söküp atmıyoruz? 15
Gel aramıza gir. Biz, Hak âşıklarıyız, gel aramıza katıl da sana da aşk bahçesinin kapısını açalım.. Sen, su gibisin, fakat çukurda kalmışsın, mahpussun.
Kendine bir yol aç da bize katıl, çünkü biz Hakk’a doğru akan bir seliz, sel! 16

“Sen değerinle ve düşüncenle iki aleme bedelsin.
Ama ne yapayım ki kendi değerini bilmiyorsun.
Kendini ucuza satma, çünkü değerin yüksektir.”
Ey padişahın güzelliğine ayna olan sen,
Alemde senin dışında olan bir şey yoktur.
Ne istiyorsan kendinden iste, kendinden ara…
Ne arıyorsan sensin, sen..

Şefkat-u Merhamette Güneş Gibi Ol.
Başkalarının Kusurunu Örtmekte Gece Gibi Ol.
Sehavet-u Cömertlikte Akarsu Gibi Ol.
Hiddet-u Asabiyette Ölü Gibi Ol.
Tevazu-u Mahviyette Toprak Gibi Ol.
Ya Olduğun Gibi Görün Ya Göründüğün Gibi Ol…

Her şey zıddı ile belirir ve ortaya çıkar.
Yüce Allah insanların içinde her fitrata sahip olanın belli olması için, insanda melekle, hayvanlığı bir araya getirmiştir.
Çünkü eşya zıddı ile belli olur; sıcaklık-soğukluk, yükseklik-alçaklık gibi ve zıddı olmayan bir şeyi târif etmek imkânsızlaşır.
Meselâ; Adem’in karşısında İblîs, Mûsâ’nınkin de Firavun, İbrahim’in karşısında Nemrut, Mustafa’nınkinde Ebu Cehil’in olması gibi.
Emir, emre muhatap olanın, hoşlanmadığı bir şeyi yapmasını istemektir.
Yoksa aç bir kimseye ‘Helva ve şeker ye’ demek emir değil ikram olur. Yasaklama da insanın yapmak istediği şeye yöneliktir, hoşlanmadığı şeye değil.
Meselâ; insana taş ve diken yeme! denmesi doğru olmaz.
Dense bile bu bir yasaklama olmaz.
Bir hayrın işlenmesi veya bir kötülükten sakındırılması için öncelikle kötülüğe meyleden bir nefsin bulunması gerekir.

Birinci sınıf varlık türü, sırf akıldan ibaret olan meleklerdir ki,
onların yaratılışı ibadet ve itaati gerektirir.
İkincisi, hayvanlar sınıfıdır ki bunlar sırf şehvettir.
Kendilerini kötülükten alıkoyacak akılları yoktur, dolayısıyla sorumlulukları da yoktur.
Üçüncü olarak akıl ve şehvetten oluşan zavallı insan kalır.
Yarısı melek, yarısı hayvan; yarısı yılan, yarısı balıktır.
Balık olan kısmı onu suya doğru çekiyor,
yılan olan tarafı ise toprağa.
Bunlar birbirleriyle keşmekeş içinde kavga etmektedirler.
Aklı, şehvetine galip gelen, meleklerden daha yüksek;
Şehveti, aklına galip olanlar ise hayvanlardan daha aşağıdır.

Mesnevi; Ab-ı hayattı 200’li yılların susuz insanlarına…
Mesnevi; Eminlikti. Kendini hiçlikler içerisinde iğreti hisseden insanlara…
Mesnevi; Işıktı karanlıklarda kaybolanlara…
Mesnevi; Ümitti yarınlara solgun bakanlara…
Mesnevi Gıda idi; sevgisiz kalıp zayıf düşen naiflere.

“Bana zayıf maneviyatınla bakma.
Sana gece olan bana gündüz.
Sana zindan olan, bana bağ bahçe.
Sana matem olan benim için düğün ve davuldur”

Ölümümüzden sonra bizi yerde arama;
Bizim mezarımız, ariflerin gönüllerindedir..
semazen.net’ten derlemedir, resimler de netten

Bir gece sohbet ederlerken kapı vurulmuş, dışarıdan kalabalık bir güruh;
”Şeeeems dışarı çıııııkkk!” diye bağırmıştı.
Mevlana yaklaşan acı kaderi sezmişçesine:
”Çıkma” diye yalvardı.
Zat boyutundan, Hikmetten öte Kudretten bakan Şems gülümsedi:
”Telaşlanma, verdiğimiz sözü tutma vakti gelmiştir” diyerek kapıya yöneldi.
Mevlana: “Ne sözü, nereye, niyeee?” diye yapıştı ellerine…
Şems, yıllardır sakladığı sırrı söyledi:
“Şam’da Rabbime yalvarmış, aşkımı seyredeceğim bir ayna istemiştim. Rabbim seni verdi, sende seyrettim…”
İyi işte, seyre devam edelim, dedi Mevlana.
Şems; ”Rabbim de bana demişti ki, o aynayı verirsem ne bağışlarsın?
Tereddütsüz şöyle demiştim; Başımı veririm!…”
Şems dışarı çıktı. Sadece bir “Allaaaah” nidası duyuldu.
Ay ışığında yerde üç beş damla kan seçiliyor, ama ne baş, ne ceset, ne de katiller gözükmüyordu!…
Aşkları sır olmuştu.
Mevlana’yı sahiplenenler, Onu paylaşmak istemeyenler şehit etmişti Şems’i.
Aşkın doğasıydı en yakın çevrenin tahammülsüzlüğü!…
Aşkın doğasıydı Firkat!..
Mehmed Doğramacı

ŞEB-İ ARUS

Mevlânâ’nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir. İkindi vaktinden sonra Kur’an okumak ve Aynü’l-Cem’ yapılmak sûretiyle icra edilen bu merasimin gecesine aynı zamanda “Leyletü’l-Arûs” da denilir.
Şeb, Farsça; Leyle, Arapça “gece” demek olduğu için tabirlerin ikisi de aynı manâya delâlet etmektedir.
Mevlânâ Celaleddin ölüm gününü “Hakk’a vuslat”, “Düğün günü” saymıştır (Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlânâ, (Konya İl Yıllığı), Konya 1973, 30)
Bilindiği gibi, Mevlâna (hicrî 672) miladî 17 Aralık 1273′de Pazar günü akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir.
Mevlânâ ölümünü gerdek gecesi “Şeb-i Arûs” “Sevgiliye kavuşma” günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür âleme kavuşmakla tamamlanır.
Mevlânâ, “Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir. Bizim mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur” der.
Yine Rabbine, “Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm” şeklinde seslenir.
Böylelikle ölüme bir başka açı kazandırır (Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlânâ Celâleddin, 180-181).
Gerçekte iki türlü ölüm vardır.
Birincisi, nefsi (egoyu) feda ederek oluşan “manevî ölüm”.
Yani Hz. Peygamber (s.a.s.)’in “Ölmeden evvel ölünüz” emrince “Hak’ta yok olmak” anlamındadır.
Bu ölüme, “ilk vuslat” adını da verebiliriz.
İkinci ölüm ise, “fizikî ölüm”dür.
Bugüne kadar, Şeb-i Arûs olarak kabul ettiğimiz, canın beden kafesinden kurtularak aslına döndüğü, katrenin denize, can ummanına erdiği an. Ki bu an “vuslat gecesi” olarak isimlendiriliyor
(Feyzi Halıcı, Mevlânâ Sevgisi, 20).
Mevlânâ’da Vuslat Anlayışı
Mevlânâ, “Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan” der.
Kendinin ölüm ve vuslat anlayışını, Kur’an-ı Kerim’in bir âyetinin ışığı altında tetkik edip anlamak mümkündür:
“Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz” (el-Ankebût, 29/57).
Âyette geçen “dönmek” kelimesi, Allah’a kavuşulacağını, “vuslatı” açık bir ifadeyle “müjdelemekte”dir. Bu müjdeyi benimseyen, ona sımsıkı sarılan Mevlânâ, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat olarak kabul eder.
Mevlânâ’nın ölüm anlayışına gelince; “Bir devir sistemi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah’a, vuslatın yolu ölümden geçmektedir” tarifiyle zemin kazanır ve Mevlânâ’da ölüm, “Mutlak ve ölümsüz Varlık’a veya diğer ifadeyle “asla” bir rücû hareketi ile” zirveye ulaşır.
Mevlânâ, ölümü kişinin aslına dönüşü veya menşein ilâhi bir cevher olması hasebiyle “Allah’a dönüş” olarak telâkki eder.
Bir başka ifadeyle ölüm, “Cismin ortadan kalkması değil, Allah’a doğru uçmasıdır.”
Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:
“Bizi Elest harabatından getirdiler. Coşmuş, dağılmış ve kendinden geçmiş olarak getirdiler. Yine harabat tarafına çekecekler. (Bizi) yoktan var ettikleri için”
(Mevlânâ, Rubaiyyat, 672/1 14).
“Hele ölümden bir kurtulsun, kurtuluşa ulaşın; çünkü sevgiliyi görmek âb-ı hayattır.”
(Mevlânâ, Mesnevî, Terc., A. Gölpınarlı, III, Beyit 4607).
“Çünkü tiksinmek, kötü gelmek ortadan kalkarsa o ölüm, ölüm değildir ki. Görünüşte ölümdür, gerçekteyse göçüş”
(Mevlânâ, Mesnevî Terc., A. Gölpınarlı, III, 4613).
Abdülmelik ERDOGAN

Dinledin mi Sözümü?!…
Unesco’nun 2007 yılını Mevlana Yılı ve Mevleviliğin korunması gereken kültür mirası olarak kabul etmesinin ve bunun dünya genelinde kutlanması kararının ardından aşağı yukarı bir yıl geçti.
Bu süreç 30 Eylül 2007 tarihinde büyük bir doğum günü partisi ile de (!) kutlanarak devam etti. Tabii ki pastasız bir doğum günüydü bu…
Temelde bizim kültür değerlerimiz açısından önemli olan böylesi bir kararın verilmesi ilk planda önemli bir gelişmeydi. Ancak geçen bir yılın muhasebesini yapmağa kalkıştığımızda ister istemez kimi sorular oluşmaya başlıyor.
Acaba bu yıl içinde gerçekleştirilen farklı içerikli programlar, icralar, etkinlikler yerine ulaşıyor mu diye kendi kendime bir soru sorar sormaz hemen Hz. Mevlana karşıma dikiliverdi, ansızın silueti beliriverdi ve ben bocalamaya başladım.
Terledim. Saklanacak bir yer aradım. Keşke dedim devekuşu olsaydım, olsaydım da başımı gömüverseydim bir yerlere. Zira arka arkaya sorular gelmeye başlamıştı..
“Ben Kur’anın kölesiyem demiştim… Beni hangi kitaplarda aradınız. Hangi kitapların içine hapsettiniz. Yaptıklarımı ve de vasiyetimi hangi kitaplardan aldıklarınızla açıklamaya çalıştınız. Kur’an ve de sünnetten gayrı bir dayanağım yoktu. Benim yazdıklarımı ve de kitaplarımı insanlara anlatırken, kaç kez onlardan referans vererek izah ettiniz?..”
Başımı eğdim…
“Ben katıksız bir Müslüman, cinnet derecesinde Allah ve Peygamber âşığı iken, siz beni samimiyetsiz insanların dolduruşu ile hümanist olarak nitelediniz. Ne idi bu hümanizm? Sadece insanı sevmek mi? Yoksa Türkmen dervişinin de dediği gibi Yaradılanı severiz, Yaradandan ötürü sırrının üzeri örtülmüş mü?..”
Başımı kaldıramadım bile…
“İslam ve de şiddetin yan yana anıldığı bir dönemde, benden bahsedilirken ünlü Türk düşünürü, sufi, hümanist diye bahsettiler. Halbuki ben İslam’ın estetik boyutunu ön plana çıkartmış ve de benim dinim budur, dinime mensub olan insanlar zarif kişilerdir, öyle olmak zorundadırlar demiştim. Her taraftan aziz İslam’a ve mensuplarına saldırı varken bu zerafete, sen ne yaptın? Hiç bu kaygıları taşıdın mı? Hani sen de kendini sanatkar olarak tanımlıyordun? San’atın Allah’ı aramak olduğunu, en büyük san’atkarın Allah olduğunu nasıl da unutuverdin?!..”
Başımı gömecek kum aradım…
“Size bıraktığım miras sema ve de musikiden mi ibaret idi? Yok mu idi başkaca bir mirasım? Hayatım boyunca bütün amelim bu mu idi benim? Sema ve de musıki öyle mi? Kur’an’ın kölesiyem diyen birinin Kur’an’dan ayrı olması düşünülebilir mi? Ama tabii sema ve de müzik denince hem şöhret, hem para ve hem de itibar kazandın. Evladımızdan Şeyh Galib’in “efendimsin, cihanda itibarım varsa sendendir” dediğini ne de çabuk unuttun. Belki de unutmadın, gözün kamaştı bunca parıltıdan. Para, itibar, şöhret… bunları elinin tersiyle itemedin. Kaç kuruşuna itibar etmiştim ben onun. Köleliği hürriyete taş çatlasa değişmem demiştim. Siz bunların kölesi oldunuz. Hakikatin tadını alan ne altına itibar eder ne de taca dedim. İtibarın nerede olduğunu bilemediniz. Kendinizden zannettiniz. Ucuz bir bahaya sattınız itibarınızı.”
Utandım, utandım, utandım…
“Ben doğum günümü kutlayın mı dedim size. Kutladınız, peki. Nerede Kur’an? Nerede mukabele? Kalbinizi mutmain edecek zikrullah nerde? 30 bin kişi ile kutlamak mı aslolan yoksa 3 kişin dökeceği gözyaşı mı? Gerçi gözyaşı olmadı değil, ehl-i dil ağladı, böyle mi olmalıydı diye diye. Ama heyhaaat. Tanıtım olmuştu ya. Dünyaya tanıtılmıştı ya. Daha da acaib olanı beni tanıması gerekip de tanıyamayanlar, tanımamalarında beis olmayan ama tanıması gerekenlerden daha fazla bilgisi olan kişilere tanıtmış gibi görünüyorlar. Bu ne riyakarlık. Hoşgörü. Cehaletin hoşgörüsü olmaz oysa. Boş gelinip boş gidilmez. Vakit varken kaldır başını etrafına bir bak, muhasebeni iyi yap. Zararını, kârını iyi hesab et. İtibarının kendinden olduğunu düşünme. San’at ne, san’atkâr kim tanı, öğren, bil. Hatanın neresinden dönülürse kâr. Zarar da ısrar edenlerden olma.”
Yavaşça kaldırdım başımı. Zonkluyordu, gözümü açamıyordum utancımdan. Neden sonra açtım baktım ki kimseler yok. Rahatlamalı mı idim yoksa bu rahatsızlığı iliklerime kadar hissetmeli, ehl-i dil ile paylaşmalı mı idim? Kaygılarımı hangi zemine oturtmalıyım diye düşündüm. Hz. Pîr, referans olarak alınması gerekeni söylemişti. Turizm-tanıtma endişesinden uzak, tamamı ile vasiyetine uygun bir tavır almalı ve ona göre hareket etmeliyim dedim.
Dedim ama, kendime söz geçirebilecek miyim bakalım…
AHMET ÇALIŞIR





