Yürek Yangınları Anasayfa

Vermiyorsan ..Neden? Neden vermiyorsun..?


ŞİMDİ İNFAK VAKTİ

İnsan denen muhteşem muammayı en iyi çözümleyen, kuşkusuz, Kur’an’dır… Kur’an insanın gizli şifrelerini, bastırılmış duygularını deşifre eder…

İnsanoğlunun ruh dünyasındaki gizemlilikleri çözmek vahiy eksenli bir yolculukla mümkündür…

İç dünyamızdaki negatif ve pozitif unsurlar, anlam kodları, deruni alemin haritası yani insanın saklı fotoğrafı Kur’an’a yüklenmiştir…

Doğru olan, insanı Kur’an’dan tanımaktır… İnsanın eşya ve mülk ile olan ilişkisini değerlendirirken, Kur’an şöyle buyuruyor:

‘‘Gerçekten insan, bencil ve hırslı olarak yaratıldı. Kendisine bir şer(kötülük) dokunduğu zaman feryadı basar. İyilik dokunduğunda ise pinti kesilir(cimrilik eder).’’

(Mearic 19-21)

İnsanın ‘‘sahip olma’’ güdüsündeki hırsına şu ayet-i kerime dikkatimizi çekiyor:

‘‘… İnsan pek cimridir.’’ (İsra 100)

Bir çok cürmün temelinde bu ‘‘cimrilik’’ vardır…

‘‘Sahip olma’’ güdüsü zamanla mülkün Sahibi’ni unutturuyor, ardı sıra sahip olma ve sömürü savaşları başlıyor…

Hırsımızı ve zaafımızı bilen Rabbimiz bu tehlikeye işaret ediyor ve çözüm öneriyor:

‘‘Allah yolunda infak ediniz ve kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayınız. İyilik ediniz. Şüphesiz Allah iyilik edenleri sever.’’ (Bakara 195)

İnfak, insan ruhundaki yüce hasletleri harekete geçirir…
Amellerin ihsana dönüşmesine vesile olur…
Aklın irfana, kalbin imana açılıp ısınmasına zemin hazırlar… Nefsin arınmasında infakın etkisi küçümsenemez…

Kazanma hırsını, sahip olma güdüsünü, servet edinme sarhoşluğunu infak ile dizginlemek mümkündür… İnfaka ikna olmayan insan, doyumsuzdur…

Nefsi emarenin pintiliğini ve cimriliğini infak ilacı ile giderebiliriz…
İnfak, mülkün asıl Malik’ini hatırlayıp, O’na tevdi etmenin ifadesidir…

İnfak, mal üzerinden gerçekleşen ruhi terbiyenin bir parçasıdır…

İnfak, Allah’a itaat ve ibadeti ilke edinenlerin maddi imkanlarını Allah yoluna tahsis etmeleridir… İnfak mümini mala tutkunluk zilletinden, paraya kulluk sefaletinden kurtarır…

İnfak, yeryüzü bağımlılıklarından özgürleşerek, gök merkezli güzelliklere kanatlanmaktır…

İnfak, toprak eksenli zevklerden sıyrılıp, yüce bir vicdan zevkini idraktir… Böylece iç huzurun merdivenlerini tırmanarak, veraların verasına uzanmak mümkün olur… İnsanlık kalitesini arttıran, insana merhamet yükleyen, ruh ve duygu planında yücelten en etkili eylem, infaktır…

İnfak eylemi, yürekler arasında ülfet, ünsiyet, merhamet ve uhuvvet ören esaslı bir aşıdır…

Gönüllerde sevgi halesi oluşturan esrarlı bir kimyadır…
İnfak, sosyal değişimlerin belirleyici dinamiklerinden biridir ki, medeniyetlerin inşası ve imhası bununla ilgilidir…

İslam medeniyeti; ‘‘verme kültürü’’ öne çıkan, ‘‘infak toplumu’’ olma bilinci ile hareket edenlerin eseridir…

Zaten yaşadığımız dünya iki toplumlu bir dünyadır: Biri infak toplumu yani İslam toplumu, diğeri ise israf toplumu, yani isyan yolunu seçenler…

İslam toplumunda, üretim felsefesi, kâr telakkisi infak bağlamında gerçekleşir… Bu toplumda, inhisar yok! İhtikâr yok! Esas olan infak ve ihsandır… Çünkü, aksi taktirde sonuç inkıraz ve krizdir…
İnfakı olmayan toplumların nifaktan kurtulması, korunması çok zor… Salah ve felaha ulaşmanın yolu salat ve infaktır…

Toplumsal karmaşaya, ekonomik krize karşı en etkili tedbirin infak olduğunda kuşku yok…

Modernizmin saçtığı çıkarcı, fırsatçı, hazcı hastalıklara karşı ancak infak ve ihsanla direnebiliriz… Dünyacı, bireyci, benci virüsleri infak ile dezenfekte edebiliriz…

Şeytanın ‘‘fakirlikle korkutmasına’’, nefsin bencilliğine karşı imanın galebe çalması, infak bilinci ile mümkündür…

İnancımız o dur ki; infak, kişinin kendi insiyatifine bırakılan bir lütuf değil, Allah’ın yoksullara verilmesini, ‘‘hak’’ olarak emrettiği bir paydır…

‘‘Ve onların mallarında belirli bir hak vardır.
Yoksul ve yoksun olan(lar) için.’’ (Mearic 24-25)

İnfak hayatı, paylaşıma dayalı bir yaşam demektir… Herkesin rüyasını gördüğü, özlemini çektiği bir hayat… Bu hayatta infaktan daha öteside vardır: İsar… Kendi hakkını kardeşine devretme erdemi…

Acaba bu gün bizler bu seviyenin neresindeyiz?

İnfak, ihsan ve isardan nasibimiz nedir?

Toplumsal dayanışmamız ne durumda?

İnfak ruhu törpülendi…

İçimizdeki ve dışımızdaki şeytanlar bin bir dereden su getirerek, bizi infaktan, ihsandan alıkoyuyorlar…

Geçim telaşı, rızık korkusu iliklerimize işledi…

‘‘Yarın ne olacağı belli değil!’’ diyerek, stokçuluğa başlayanlar, gerçek yarınları unutuyor dünya malına kapandıkça kapanıyorlar…

İnfakı erteledikçe, kardeşliği eritiyoruz…

İnfak sorumluluğu hatırlatıldığında kem-küm etmeden, yüz rengi değişmeden eli cebine giden insanlarımız azalıyor…

Masa, kasa, nisa sınavı bu gün daha bir girift, daha bir çetin… Bu infak sınavını vermek zorundayız… Elimizi çabuk tutmak mecburiyetindeyiz…

Vermemiz gerekeni verelim ki, yarın mahşerde boynumuza dolanmasın!..

‘‘Sizden birine ölüm gelip de: ‘‘Rabbim, beni yakın bir süreye (ecele) kadar geciktirsen bende böylece sadaka versem ve salihlilerden olsam’’ demezden önce, size rızık olarak verdiklerimizden infak ediniz.’’ (Münafikun 10)

Ertelenmeyen infak…
Ötelenmeyen yoksullar…
‘‘Elimiz dar’’ demeden, hemen şimdi infak…

Ekmeğimizi bölüşmeyi öğrenmezsek, belki yarın ekmeğin tamamı zehir olacaktır…

Soframızı paylaşmazsak, yer ve gök sofraları bize açılmayacak… Rahmet duracaktır…

Kapımızı muhtaçlara açmazsak, gök kapıları yüzümüze kapanacak…

İnfaksızlık bize musibet olarak geri dönecektir…

Kıtlık, kuraklık, susuzluk bir sonuçtur… Nedenlerine inmek gerekmiyor mu?

Eğer vermezsek, gönlümüzün gözenekleri hırsla dolacak ve bizi vuracak…

Gözlerimiz çevremizdeki yoksulları görmüyorsa, gözlerimizi kaybetmeye başlamışız demektir… Görme özürlü olmak buna derler, işte…

Yoksulların gözü elimizde olanlara takılı kaldı ise, onun bize de hayrı olmayacaktır…

Ellerinden tutulması gereken, boşlukta bu kadar el varken, avuçlarımızı sıkmayalım… İnsanlara ellerimizi açalım ki, açılan ellerimize rahmet yağsın…

Sen bir el uzatmışsan, yardıma muhtaç olduğunda sana uzanacak bir el bulabilirsin…

Efendimiz buyurmuyor muydu?

‘‘İnfak et ki, infaka mazhar olmasın.’’

İnsan harcanmayı istemiyorsa, hemen Allah yolunda harcama yapsın…

Gerçi, Allah yolunda harcamak her yiğidin harcı değil…

Unutmayalım ki; hacil ve rezil düşmemek için harcamak şart…
İnsana yakışan ihsandır… Adam olana düşen görev yardım etmektir…

Bu gün öyle bir iyilik yapalım ki, insanlığımızın, ölmediğimizin delili olsun…

İnsanlığımız infakımızla ortaya çıkacaktır…

Vermek bir iç huzuru, yürek yumuşamasıdır…

İnfak, iyilik kalp sıkışmasına, ruh daralmasına iyi gelir…

bu rabbani reçeteyi uygulayanlar, kendilerini kanatlı bir kuş gibi hafif hissedeceklerdir…

İhsan, kalp kasvetini gideren bir eylemdir…

Kalbinin katılığından şikayet eden birine Rasulullah(sav) yetimlerin başını okşamasını tavsiye ediyor…

Başkasının derdiyle dertlenirken, kendi sıkıntını unutuverirsin…

‘‘Öyle dertler, öyle dertliler var ki, benim derdim ne ki?’’ demeye başlarsın…

Hiç rastlamadık mı?

Penceresine cam alamadığı için naylon geçirenleri?..

Kışın çocuğunun su çeken yırtık ayakkabısından dolayı, çorabın üzerine poşet geçiren anneyi?..

Üniversite yurtlarında arkadaşına çay ikram edecek para bulamayan, yağız ama yalnız delikanlıları?

Kim bilir hangi köşede sıcak bir aş için kıvranan, yardım eli arayan, kimse yok mu diye çaresizce inleyen nice kardeşimiz var…

Belki de çok yakında, yan bina da arka sokaktaki boyasız gecekondu da?!

Kursağına sadece bulgur pilavı inenleri…
Muhtarlıktan fakirlik belgesi alabilmek için ezilip-büzülenleri… Yeşil kart almak için kapı kapı sürünenleri…
Hiç rastlamadık mı?

İşte bu bizim insanlık sınavımız…

Bu dünyada tek başımıza değiliz… Kimi yanımızda, kimi yüreğimizde, kimi uzağımızda ama kalbimizin çok yakın bir kıyısında yaşıyor dünyanın mazlumları, mahrumları, mağdurları…

Oralardan, o uzak, o yakın bölgelerden feryatlar yükseliyor…

Savaştan başka bir şey tatmamış onbinlerce insanın çığlığı
yükseliyor, göz yaşları yağıyor üzerimize… Sadece Irak’ta yetim kalan çocuk sayısı 5 milyon’u buldu…

Savaşın, sürgünün, ambargonun ve açlığın pençesinde yok olan, iniltileri gökkubbede bir bir sönen kardeş lerimiz bize sesleniyor:

Neredesiniz?

Merhametli elleriniz nerede?

Şefkat yüklü sımsıcak yürekleriniz nerede?

Yürek yakan bu sese kulak verip diyebilmeliyiz ki;

Özür diliyoruz…
Siz açken tok uyuduğumuz için…
Siz ağlarken gözyaşlarınızı silemediğimiz için…
Elleriniz, o öpülesi elleriniz uzanırken bize tutamadığımız için… Ve üzerimizdeki hakkınızı unuttuğumuz için özür diliyoruz…

Hatırladık ve geldik, diyebilmeliyiz…

Bize verilenden verme vaktidir…
Ekmeğin ve suyun hakkını sahibine verme vaktidir…
Bahşedilen nimetlerin değerini yeniden fark etme vaktidir…
Elden ele, olandan olmayana verme vaktidir…
Verdikçe artacağını bilenlerin harekete geçme vaktidir…
Kimi yurdundan koparılmış, kimi çaresizliğe terkedilmiş rengi, ırkı, dili farklı ama kaderi aynı olan insanlarımızla buluşma vakti…

Veren el ile alan el arasında kardeşlik köprüleri kurma vakti…

Yoksulluğun sebebi sadece ‘‘yokluk’’ değildir…

Bu gün yeryüzünde ki sefaletin sebebi sizce nedir?

İmkanların kıtlığı mı, yoksa merhametin yokluğu mu?

Yardım bir gönül eylemidir… Ve eylemlerin en güzeli…

Çünkü vermek, Kur’an ahlâkıdır…

Paradan, maldan, zamandan, bilgiden, beden gücünden, elinde, avucunda ne varsa, ondan verebilmek… Vermenin hazzını ve huzurunu yaşamak…

Biz verdikçe, bir Veren’de bize hep vermiyor mu?

İnfak, sonsuz bir bereketin tohumudur…
Bu tohum en temizinden seçilmeli…

‘‘Dünya ahiretin tarlasıdır’’ değil mi?
Ek ekebildiğin kadar…
Ver verebildiğin kadar…

Çünkü verdiğin senindir…
Veremediğin senin değil, mirasçılarınındır…

İnfak, imandan bağımsız bir eylem değildir…
İnfak bir iman sınavıdır…

Elin arkasında iman yüklü bir yürek varsa; o el, veren el olur…

Zengin el verebilir diye bir kural yoktur…

Nice zengin eller var ki; sıra vermeye gelince nasılda titriyor… Sıkı mı sıkı!

Efendimiz (sav):

“Sahip olduğunuz her nimetin hesabını öbür dünya da vereceksiniz.” buyurunca sahabeden bir zat: “Şu üç hurmanın da mı ya Rasulallah?” dedi. “Evet, o üç hurmanın da!” diye cevap verdi Rasulullah Efendimiz…

Bu durumda, artık kimsenin “benim neyim var ki; infak edeyim?” deme hakkı kalmıyor…

O zaman “Bu gün Allah rızası için ne infak edebilirim?”

Duyarlılığı ile bir infak seferberliği başlayacak…

Ümmetin her ferdinin mutlaka infak edebileceği bir şeye malik olduğu anlaşılacak…

Belki de o vakit, niceleri vermeye doymayan “infak tiryakisi” kesilecek…

Hani şu her gün para dökmekten usanmayan “sigara tiryakileri” gibi… İşte o zaman Salebeleşmekten kaçınacak, Ebuzer’i daha iyi anlayabileceğiz….

O Ebuzer ki: Eline geçen her şeyi ahiret yurduna göndererek, dünya yaşantısını yokluk sınırına yakın bir seviyede geçiriyordu…Geçici dünya malını değil, ebedi ahiret sermayesini biriktiriyordu… Birikiminin korunduğu mekan ahiretti…

Nitekim, “Senin evinde güzel eşya yok mu?” diyenlere:

“Biz güzel eşyalarımızı öteki evimize (ahiret yurdumuza) gönderiyoruz.” cevabını veriyordu…

İnfak, ölüm ötesi kalıcı yatırım…
İnfak eden kendini bu gün ile sınırlamıyor, sonsuza açılıyor…
İnfak ile cennet daha da yakın….

İşte bunun için, Müslüman sürekli kendini borçlu bilmelidir ve vermek mecburiyetinde olduğunu asla unutmamalıdır…

Sadaka sığınağına yönelmekten nasıl uzak kalabiliriz?

Biliyoruz ki; sadaka bir sadakat sınavıdır…

Kişisel çıkarın hayatın merkezine konulduğu modern dünya da infak ahlakını kuşanmalıyız…
Bir yaşam biçimi olarak infakı seçmeliyiz…

İnsanları “menfaat” fikrinin tahakkümünden kurtarmak gerekir…

Gerçek anlam da dürüst mümin, fedakarlığı ile kendini ortaya koyan, menfaatına bakmadan cömert ve mert ilkeli bir duruş üzere bulunandır…

İnfak bir marifettir… Müşfik olanlar ancak münfik olabilir… Olmayanların yolu nifaka çıkar…

Rabbimizin şu uyarısını şimdi daha iyi anlıyoruz:

“Size ne oluyor ki; Allah yolunda infak etmiyorsunuz? Oysa göklerin ve yerin mirası Allah’ındır…” (Hadid-10)

Şimdi infak vakti! Ramazan bizi infaka çağırıyor….

Unutmadan şunu da hatırlatayım…

Kendinizi, birikiminizi, geleceğinizi garanti altına aldınız mı?

Yani infak fonuna sigortaladınız mı?

Ramazan Kayan

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!

Dün gece bir dizi seyrettim, bir Arap dizisi…
Orada dilenci bir kadının sözü, beni bambaşka âlemlere götürdü…
Nefsimin sarıp sarmaladığı benliğimi çözdü, çözdü…
Ta ki O’na ulaşan nurdan ipince bir iplik haline gelinceye dek…
Ürperdim…
Binbir fikrin anaforunda ruhum seyeran etti ve gözlerimden süzülüverdi damlalar…
Hikâye mühim değil, durumun islâmîliği de elbette tartışılır..
Lâkin o cümle.. O cümle, hangi durumda, hangi ağızdan çıkarsa çıksın hep O’na götürür insanı…
Kucağında çocuğuyla, kalabalık içinde kadın şöyle diyordu:

“MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!”

Allahuekber!
Yâni: Allah’ın malından, ey ihsanediciler!
Muhsinin ; iyilik edenler,cömertler demek.

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!

Vermiyorsan … Neden?? Neden vermiyorsun..?
Sanki sahiplendiğin herşey senin mi ki??
Veriyorsan …Minnet etme! Başa kakma!
Çünkü senin değil, O’NUN..
Alıyorsan … Minnet etme!
Boyun bükme! Veren O’dur…
Düşünme ver!! Korkma,
Rahmet hazineleri tükenmez…
Nimet gitse de yerine gelen var…

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!
“Şeriatta şu senindir, bu benim..
Tarikatta; hem senindir hem benim..
Hakikatta; NE SENİNDİR, NE BENİM!!”

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!

“Mal sahibi, mülk sahibi!
Hani bunun ilk sahibi?
Mal da yalan, mülk te yalan,
Gel birazda sen oyalan!!”

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!
“Mülk tamamıyla O’nundur..” Tüm kâinat ve içindekiler, O’nun

“Sen de O’nun mülküsün!!”
ALLAHUEKBER! Hepimiz, O’nunuz…

O’nun mülkü olmak ne yüksek bir keyfiyettir kardeşlerim!
“Hem mülkü, hem memlüküsün!”
Hem O’nunuz, hem de kulu-kölesiyiz

(öylemiyiz acaba?)

Bilirsiniz hikâyeyi, çok eskilerden bir zat,-adını hatırlayamadım-
bir köle almış ve sormuş ona:
-Ne yer, ne içersin?
-Efendim ne verirse..
-Ne giyersin?
-Efendim neyi münasip görürse…ilh.
Bu cevaplar karşısında O zat, ağlayarak nefis muhasebesine girişiyor ve şöyle diyor ;
“Şu kölenin efendisine bağlılığı kadar ben de, SAHİBİME bağlımıyım acaba”

Dostlar! Başımızı vuracak taşlar aramanın tam sırasıdır!!

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!

“Mün’imi Hakikiyi (Gerçek nimet vericiyi) hatıra getirmeyen ve O’nun adıyla verilmeyen nimeti yemeyiniz!

O halde hem veren “Bismillah!” demeli(yani; sana ben veriyorum fakat benim değil, Allah’ın olandan)hem alan “Bismillah!” demeli (görünüşte bana veren sensin, fakat mal sahibi de, veren de O’dur.)Eğer o Bismillah demiyor, sen de almaya muhtaçsan, Sen Bismillah de! Onun başı üstünde, ilâhi Rahmetin elini gör,şükür ile öp, ondan al.
Yani, nimetten in’ama bak(nimetlendirildiğini düşün) ve buradan seni nimetlendiren, sana veren, verdiren Mün’imi Hakiki’yi (gerçek nimet vericiyi) düşün!”

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!

Bir yerde okumuştum; Bir Zat şöyle diyordu;
“Yarın Rabbin huzurunda bize seslenilirse;
“Benim için verdiklerinizi görün” diye,
ortalığa eskimiş, kullanılmış giyecekler, artık yemekler, beğenilmeyip verilen herşey dökülecek…

VE;
Acele kılınmış namazlar..
Geçistirilivermiş zikirler..
Boğazdan aşağı inmeyen ayetler..
Birde nefsiniz için verdiklerinize bakın denecek;
herşeyin en iyisi en güzeli, vakitlerin EN UZUNU ….”
Ve diyordu aynı Zat;
“Kadınların kulaklarındaki küpeler, fakirlerin bir damla gözyaşıdır…”

Ey beni okuyan kardeşlerim,
Acaba evlerimizdeki en iyi, en pahalı,en modern eşyalar…
Markalı giysilerimiz…
Sofralarımızdaki çeşit çeşit yiyecekler , fakirlerin nesi oluyor acaba?..

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!!!

Eskiden birisi teşekkür ettiğinde “Estağfirullah”denirmiş…
Yani, “Ben kimim ki? Benim sana bir faydam dokunduysa bu, Allah’ın izniyledir.”
Demektir bu.. Şimdiyse biz; “Rica ederim” diyoruz ki bu da;“Ben yaptım, ben güçlüyüm” demektir..
Nefsi yüceltmenin, beslemenin türkçesidir bu..
Estağfirullah, Allah karşısında hiçliğini kavramanın, boyun büküşün ifadesiyse,
Rica ederim, egomuzu tatmin eden sığlığın ifadesidir…

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!..

“Şunu ben yaptım, ettim” diye gururlanma!
Sen yapmadın.. Sana bir yaptıran var!
O istemezse sen, kolunu bile kıpırdatamazsın!
Onun icin ; hizmet adına, mesleğin adına, toplum adına eğer bir seyler yapıyorsan, bil ki:

ALLAH’IN MALINDAN HARCIYORSUN..

Salkım salkım gül üzümleri veren kuru çubuksun sen!

Muhteşem tabloları yapan fırçasın sen, ressam değil!

Eğer bir rütbe, bir şan istersen;
Git, O”NUN önünde eğil!!
Kİ sana alemlerin kapıları açılsın..Şükür kapılarından geçerek:
O’NA KUL OL Kİ, SULTAN OLASIN!..

MİN MALALLAH YA MUHSİNİN!..
Muhtaçlara verdikçe zenginleşir, açları yedirdikçe doyarız…

Verin!!
Yoksulların uzattığı avuçlar hazineyle doludur.

Verin !!
Rahmet hazineleri tükenmez!..

Verin!..
Rabbim, birin karşılığında on veriyor…
Hele mübarek günlerde:
Birin karşılığı yüzbinlerdir…
Kimbilir belki de bir ömürdür!
VERİN!

AMA UNUTMAYIN: “MİN MALALLAH YA MUHSİNÎN!!!”

Ayşe Reşad


 

Yorum Yaz